| Bir Saniye Beni Dinler Misiniz? Bir Şey Söyleyeceğim! |
"Ben Minik Zavalı Bir Sözlük Yazarıyım" dedi“Ben bir sözlük yazarıyım. Bu ulu oluşum beni kabul etmiş. O halde onun tüm değerlerini muhafaza etmeliyim. Gerekirse tek ses oluşana kadar, sözlük ben ve benim gibi çoğunluk kardeşlerime kalana kadar tüm sesleri susturmalıyım. Aptalım evet, güçsüzüm ona da evet, çoğunluk olma ihtiyacı duyuyorum evet, garibanım çünkü. Ama şöyle bir şey var: Aptal çoğunluğun kanlı ve acımasız gücüne sahibim. Voltranın bir parçasıyım.” Son günlerde oldukça fazla olmak üzere bu sözleri duyuyorum Ekşi Sözlük’ün her yerinden. Çok sesliliğin oluşturduğu oluşumun tek ses olma çabasını görüyorum. Aptalların her zamankinden daha fazla olduğuna müşahede ediyorum. Düşünüyorlar ki; -Otisabi gibi entelektüel entryler yazmalıyım. -Gofret Beyin gibi eskilerden bir demeti sunayım, çocukluğumuza geri döndüreyim hoş anılar eşliğinde. -Guru gibi güçlü olayım. -Radioheadbanger gibi henüz taze öğrendiğim bir konu üzerine heyecanla sanki kırk yıldır biliyormuş gibi entry yazayım, ortamın fahri muhtarı kesileyim. -Mortifera gibi sadece bizim anlayacağımız sıradan espriler yapmalıyım ve mizah üzerine uzman kesilmeliyin. Aynı gün de sözlükten bihaber milyonlar düşünüyor ki; -Fehmi Koru/Yılmaz Özdil gibi zeka fışkıran yazılar yazmalıyım. -Recep İvedik gibi mizahi çıtanın en üstte olduğu bir eğlence üretmeliyim. -Tayyip Başbakanım gibi güçlü olmalıyım. -Ali Bulaç gibi bilmediğim konular hakkında o konunun uzmanı gibi ahkam kesmeliyim. -Mehmet Ali Erbil gibi muazzam bir şovmen olmalı, milyonlar sandığım yüz binleri güldürmeliyim. Ne kadar sıradan ve boksunuz bunun bile farkına varmadan farkındalıktan bahsediyorsunuz. Her güçsüz bireyin sahip olduğu o acınası gruplaşma içgüdüsüne sahipsiniz. Her aciz insan gibi statükoyu, mevcut rejimi, sahip olduğunuz grupsal üstünlüğü koruma çabası içindesiniz. Başka hiçbir derdiniz yok. Bundan yüz yıl önce Aliye öğretmeni taşlayanlarla, şimdi vurun şunlara diyen sizler arasında görüş olarak fark var, mantık olarak, içgüdü olarak zerre fark yok. Aynı boksunuz, aynı kokuyorsunuz, renginiz farklı sadece. Ben olmasam, benim dölümden doğmuş peder zicklercikler olmasaydı monotonluğunuzun boku içinde boğulurdunuz. Her zaman kendi bokunuzu görmemek için gözünüzü “İşte bok bu, işte sıçan bu” demek zorunda olduğunuz, parmağınızla göstermek zorunda olduğunuz bana ve benciklere çevirmek zorundasınız. Muhtaçsınız. Ama sizi ben s.kiyorum. Sizden her zaman daha güçlü, her zaman daha göz önünde olacağım, her zaman daha fazla merak edileceğim. Siz mevcut konumunuzu korumaya çalışırken ben merdivenleri çıkmaya devam edeceğim. Neye gülüyorsunuz? Pelin Batu başlığına; 1) dün akşam yemek yediğim hatun. 2) dün yemek akşam yediğim hatun. 3) yemek dün akşam yediğim hatun. 4) akşam yediğim hatun dün yemek. 5) hatun yemek akşam yediğim dün swh. Allah için çok komiksiniz. Ve buna zeka diyorsunuz. Hayır efendim, siz küçük bir Türkiye’siniz. Küçük AKPliler’siniz. Eleştirdiklerinizin aynasısınız. Ters görüntüsünüz ama aynı hatlara sahipsiniz. Bundan iğreniyorum evet, ama değiştirilmesi yönünde bir hayalim, misyonum yok. Bu değiştirilebilecek bir şey değil. En fazla hayatlarını daha fazla cehenneme çevirerek iyi hissetmelerini sağlayabilirsiniz. Bundan şu sonucu çıkarabilirsiniz. Geri gelince s.kecem ebenizi. 03:08 - 23/8/2008 - yorum {34} - yorum yazKedi KadınBir gecenin yarısı işten çıkmış eve dönüyordum.
İşsiz güçsüz bir serseri gibi gözükebilirim ama benim de bir işim var bir
zamandır. Mutluyum işimde. Fakat hep gece yarısı çıkmak zorunda kalıyordum. Kimi
zaman gece iki ya da üçte. Aklınıza travesti olduğum ya da pezevenklik yaptığım
gelmesin. Namusumla, alnımın teriyle paramı kazanıyorum. Protest türkülere konu
olabilecek bir iş yaşantısı içindeydim anlayacağınız. Bahsi geçen gece de işimi bitirmiş, güzel evime
dönüyordum. Evimin olduğu yerde bir eşek osurtan yokuşu var. Gündüzleri
osurarak çıkmak geceleri de freni patlatmadan inmek zorundaydım. Yokuşun dibine
geldiğimde bir ses duydum. Bir hışırtı sesiydi. Biraz yürüdüm yine hışır hışır
etti. Durup dikkatlice etrafı kokladım, kulaklarımı dikip etrafa baktım yere
çömerek ama bir bok yoktu. Bir adım daha attım yine hışır hışır bir ses geldi. “Ulan
ben Halikarnas balıkçısı mıyım?” diye bağırırken hışırtının kaynağını gördüm. Ses, bir çöp yığınından geliyordu. Bir kedi çöpleri
karıştırıp kendine yemek bulmaya çalışıyordu. Bir tane balık kafası bulmuş,
arta kalan etlerini yemek için büyük bir gayterkeşlik gösteriyordu. Yanına
yaklaştım. Birden durup bana bakmaya başladı. Bir patisi de kaçmak için önde
duruyordu. Sanki onu s.kecekmişim gibi bakıyordu bana. “Hehe ben
heteroseksüelim güzelim seni s.kmem” dedim ama s.kmemi biraz fazla Zeytinburnu
çocuğu gibi sssss’li söylemiş olmalıyım ki pist dedim sandı ve kaçmaya başladı. “Dur lan dur, korkma gel yemeğini ye” diyerek elime
balığı aldım ve peşinden koşmaya başladım. Kedi durmuyor ve enteresan bir
şekilde dümdüz koşuyordu. Yokuş aşağı koşuyorduk. Yaklaşık dört buçuk saat
peşinden koşmuşum kedinin. Mecidiyeköy’den başlamış, Kağıthane’yi geçmiş,
oradan Topkapı’ya çıkmış ve nihayetinde Zeytinburnu’na varıp oradan Kazlıçeşme’ye
inmiştik ve sıçırık kedi halen koşuyordu. Kazlıçeşme’ye gelince yavaşladı. Ben
de artık susamış ve acıkmıştım, sabah ezanı da okunmaya başlamıştı. Dayanamayıp
elimdeki balık kafasını yedim. Kedi uzaktan bana bakıyordu. Patisini bana doğru
salladı. Sanki “Bunu yapmayacaktın olum” der gibiydi. “Ne var lan sıçırık,
Zeytinburnu’na geldin diye Zeytinburnu çocuğu mu oldun yavşak” diye üstüne
yürüdüm. Tam bir metre yakınına yaklaşmıştım ki bir anda etrafımın kedilerle
çevrildiğini gördüm. Yavaş yavaş çemberi daraltıp yaklaşıyorlardı. Başıma çok
kötü bir bela almıştım. Bakalım Peder Zickler bundan kurtulabilecek mi?
Kahramanımızın şansı bu sefer de yaver gidecek mi? Devam Edecek! 17:08 - 25/5/2008 - yorum {7} - yorum yazKumrupederzickler@hotmail.com Dal t.şşak koşuyordum uzun bir cadde boyunca. Bir yandan önümü kapamaya çalışırken açıkta kalan g.tümün muhtemel akıbet ihtimalleri yüzünden büyük bir endişe içindeydim. Dereboyu caddesinden aşağıya doğru koşarken iyice hızlandım ve kontrol edilemeyecek bir hıza ulaştım. Artık durmamın imkanı yoktu. T.şşaklarım bacaklarıma vura vura koşuyordum. “Kontrolsüz gücü s.kerim ulaaan” diye bağırarak kanat çırpmaya ve uçmaya başladım. Göklerde süzülerek Mecidiyeköy’den Eminönü’ne doğru uçtum. Bu arada bir bayrak gördüm ve Arif Nihat Asya’nın bayrağı selamlamadan geçen her kuşun yuvasını bozacağı aklıma geldi. Hemen esas duruşa geçtim. Ama kanat çırpmayı bırakınca haliyle düşmeye başladım. Hemen yeniden kanat çırpıp devam ettim yoluma dal t.şşak. Eminönü’ne geldiğimde meydana bir batum sıçıp güldüm güvercinlerle. Herifin biri yem atıyordu. Çok acıkmıştım. Yere indim. Güvercinler de indi benimle birlikte meydana. Yere sert inince tansiyonum düştü gözüm karardı. Tekrar aydınlanınca bir baktım tüm güvercinler eski sevgililerime dönüşmüşler. Hepsi Neriman Köksal gibi kahkahalar atarak çevremde dönüyorlardı. S.kimi t.şşağımı gösterip gülüyorlardı. “Ne var lan” diye önüme baktığımda ilk başta s.kimi göremeyip paniğe kapıldım. “Ulan bu rüya” dediğimde s.kim yeniden görünür oldu. S.kim görünür olunca eski sevgililerim yakınıma gelip oramı buramı mıncıklamaya başladılar. Gıdıklamayınca bu sefer t.şşaklarımı sıkıp İstiklal Marşı’nı tersten okutmaya çalıştılar. Tam son kıtasına geldiğimde uyanmıştım. “Vay ebesini s.keyim ne rüyaymış lan bu” diyordum yüzümü yıkarken. Aynaya baktığımda altları morarmış bir çift göz gördüm. Azap içinde geçiyordu günlerim. İçkiye vermiştim kendimi. İçki dediğime bakmayın. Altı üstü boza. İki bozaya kafam kıyak oluyordu. Daha fazlası çok çarpıyor sapıttırıyordu beni. En son beş bira içtiğimde koala taklidi yaparken bulmuştum kendimi. Bitmişti bozam. Dışarı çıkıp boza almaya karar verdim. Tam evden çıkacakken telefon çaldı. Biraz şaşırdım. Kim arayabilirdi ki beni? Hem de ev telefonundan. Biraz ürkekçe açtım telefonu. “Alo.” Karşıda ses yoktu. İnce ince nefes alıyordu birisi. İncecik, çok uzaklardan nefes alıyordu. Kırılmış gibi bir sesi vardı. O muydu acaba? “İpek” diyebildim. “Çok özledim sesini. Nefes almanı.” Bir boğaz silme sesi geldi. “Abi börekçi ben börekçi. Sipariş vermişsin bir saat önce kumru istemişsin de kumru kalmadı.” Dedi. Ne bekliyordum ki? Ayrılırken geri dönmemesi için g.tünü öpmeye çalışarak ikna etme çabalarımdan tiksinmiş bir İpek mi geri arayacaktı beni? Ya da evimde en son sıçtığı boku sakladığım Melis mi bu romantizmimden etkilenip arayacaktı beni “duruyor mu bokum halen” diye. Yalnız oğlu yalnızdım. Hatta kök içinde yalnız üssü altıydım. Sin (yalnız), cos (yalnız) dım anasını satayım. “Abi??” dedi karşıdaki ses. “Ha, kumru yoksa başka bir tost filan getirin” dedim. “Abi kumru tost değil ki, tatlı” dedi. “Ne tatlısı kardeşim kumru dediğimiz şey sosisli bilmemneli tosttur” dedim. “Abi yok valla tost değil tatlı.” dedi. Adam ısrarla kumrunun tost değil tatlı olduğunu iddia ediyordu. Uzun bir tartışmaya girdim adamla. Eski sevgilimden ayrıldığımdan beri kimseyle böyle tartışmamıştım. Çok da hoşuma gitti. “Ya tamam canım benim tatlı olsun. Ne zaman bitiyor işin?” diye sordum. “Altıda mesai sonu abi” dedi. “Tamam canım saat yedide Mecidiyeköy’de Bambi’de buluşalım. Sana kumru ısmarlayayım” dedim. Kabul etti. Saat yediye on kala bambide bekliyordum. Garsonlar tip tip baktığı için haybeye limonata söylemek zorunda kalmıştım. O da hemen bitmesin diye sadece dilimi ıslatıyordum. Tam yedide börekçi çocuk geldi. Kareli bir gömleği vardı elinde de bir poşet vardı. Saçları yandan ayrılmış, ufak çeneli, dudaklar ileride duran, kara kuru bir börekçi çırağıydı. El işareti ettim. Başkası olamazdı beklediğim börekçi çocuk. Kalbim küt küt atıyordu. Artık bir arkadaşım olacaktı. “Nasılsın” diyebildim. “Allaha şükür abi, sen nasılsın?” dedi. “İyiyim ben de. İyi gördüm seni” dedim. Poşeti önüme sürdü. “Abi sana kumru getirdim” dedi. Bir anda o kadar mutlu olmuştum ki. Uzun zamandır ilk defa birisi bana hediye almıştı. “Çok teşekkürler canım ya” dedim. “Adın ne senin” dedim. “Serkan” dedi. Bir an tiksindim ama gözleri parlıyordu. “Abi kumru 5 lira” dedi. İlk başta anlam veremedim ama bu kara pezevenk parasını istiyordu benden. “Smartticket geçiyor mu” dedim. Kafasını salladı. Verdim, çekti smartticketten 5 lira. Ama yine de benim için kendi elleriyle hazırlamıştı. Açtım paketi. Tatlı çıktı. “Güzelim sinirlendiriyorsun lan sen beni. Tatlı değil bu yahu. Tost be tost. Tatlı getirmişsin yine ya.” Diye bağırdım. Çocuk da baskın çıktı. Bu kara kuru çocuklar çok sinirli oluyorlar. “Ne bağırıyorsun abi ya kumru istedin getirdik işte ololooo” dedi. Tırstım. Kir içindeki tırnakları ve baldırım kalınlığında bileği yeterli korkutuculuktaydı. “Ya tamam kızma” dedim. “Ama bak kumru tosttur, tatlı değil” dedim. “Hayır abi bizde tatlı” dedi. Sinirlendim. “Ya yeter ya hep böyle yapıyorsun. Bıktım senden. Bir kere de evet desen ne olur? Bıktım artık bu ilişkiden. Kavgasız anımız geçmiyor seninle, artık sinirlerim tamamen harap oldu yeter ya. Telefonda kavga, burada kavga yeter bıktım artık. Bu son görüşmemiz olsun bir daha görmek istemiyorum seni” dedim. Yerimden kalkıp ağır çekimde dışarıya çıktım. Arkamdan bir el yakaladı. Pişman olup peşimden geldi sandım. “Bilader limonata içtin hesabı ödemeden siktir oluyorsun. Döveriz ulan” dediler. “Smartticket geçiyor mu” dedim. Kafalarını salladılar. Çektiler limonatanın hesabını smartticketten. O sırada yandan tanıdık bir yüz geçiyordu. Börekçi çocuğu Serkan. Geçerken de göz kırptı. O gün eve kapandım altı ay evden çıkmadım. Telefonu arada hep birisi çaldırıyordu. Börekçi çocuk çaldırıp duruyordu galiba. Korkumdan hiç açamadım telefonu. Altı ay sonra Mado’dan börek ve kumru söyledim. Kıymalı börekle, sikindirik bir tatlı geldi. Afiyetle yedim. İçinde de bir not vardı. “Kumru g.tüne girsin abi. Artık Mado’da çalışıyorum.” 01:33 - 27/2/2008 - yorum {5} - yorum yazUzun AraSevgili dostlarım,Uzun zamandır ilgilenemiyorum burayla. Zaten bir boka benzemiyor görünümü altı üstü yazı ekleyeceğim onu da yapamadım. Yakın zaman içinde bir sürpriz hazırladığım için inzivaya çekilmek zorunda kaldım. Ara sıra bir baksanız da olur. Bugün bir yazı ekleyerek en azından bir hareket kazandırıp, vefasızlığımı unutturmak istedim. Sevgilerimle öpüyorum. Peder Zickler PS: I love you. 01:29 - 27/2/2008 - yorum {8} - yorum yazEvliyaEvliya Peder Zickler (pederzickler@hotmail.com) Mübarek bir zattı. Bebek gibi bir yüzü, yumuşak bakışları vardı. Bakışlarından adeta “Dindarlık çok güzel bir şey” ifadesi okunuyordu. Bir çok kerameti de vardı. Körleri iyileştiriyor, kısırları tedavi ediyor, topalları yürütüyor, çocuğu olmayanlara çocuk bahşediyordu. Upuzun bembeyaz sakalları, bembeyaz saçları vardı. Uzunca bir cüppe, tertemiz bir sarık giyiyordu. Yemek yerken ağzını şapırdatıp, çorbayı sakallarına bulaştırmasına rağmen “.mına koyim” demiyor, peçeteyle ağzını burnunu siliyordu. Rivayete göre de geceleri değişik bir binek hayvanla Kabe’ye gidebiliyor, tavaf yapıp geri dönüyordu. Allah’ın sevgili bir kuluydu. Bana Ergüder Hoca’yı böyle tanıtmışlardı. İsim olarak her ne kadar bir basın danışmanlık şirketi yönetim kurulu başkanı imajı olsa da Ergüder Hoca mübarek bir zattı. Hatta Peygamberin soyundan geliyordu. Peygamberin soyundan gelmesine rağmen isminin neden Ergüder olduğunu kavramasam da bunda da bir hikmet olduğunu biliyordum. Serkan her Çarşamba Ergüder Hoca’nın yanına gidiyor ve sohbetinden feyz alıyordu. Bana da gelmemi tavsiye etti. Uzun zamandır içimde manevi bir boşluk olduğu için kabul ettim. Çarşamba günü yola düştük ve gittik. Çarşamba’nın ne dini ne de manevi bir gün olmaması beni şaşırtmıştı aslında. Neden Çarşamba? Belki de Hoca Çarşamba’lıydı. Bilinmez deyüp, düştüm yollara. Az gittim, uz gittim. Bir seydinin matarasında su damlası misali, günahlarımı çarığıma doldurup gittim. Bir günahkarım ben kapısında, yettim Hatice’m ben sana yettim. Gaza gelmiştim. Bir anda insan-ı kamil olmaya çalışmışken son mısrada sıçmak moralimi bozmuştu fakat bozuntuya vermedim ve kravat takmadığım halde gömleğimin en üst düğmesini de ilikleyip kollarımı sallamadan yürümeye devam ettim. Hocanın dergahı Beylikdüzü’ndeydi. Zaten ebesinin .mındaydı ama bir de üstüne trafik yiyince benim sinirlerim laçkalaştı. “Serkan s.kecem tuluatını. Üç buçuk saattir yoldayız lan. Küba’ya mı gidiyoruz Beylikdüzü’ne mi .mına koyim.” dedim. Serkan ise çoktan uyumuştu. Kafasını okşadım ve ellerim yağ içinde kaldı. Saçlarına şekillendirici olarak ya margarin sürmüştü ya da aylardır yıkanmıyordu it. Beylikdüzü’ne gelince uyandırdım. Serkan önde ben arkada hocanın evine gittik. Çiftlik apartmanıydı. Asansöre bindik ve yukarı çıktık. Hocanın ziline bastık. Zile basınca içeriden “Ding dong misafiriniz geldi lütfen kapıya bakar mısınız?” şeklinde bir ses geldi. Ne biçim evliya lan bu diye düşünmeyi düşündüm ama düşüncemi okur diye götüm attı hemen yavşak şeyler düşünmeye başladım. “Lan bu hoca süper off mis valla süt süt” şeklinde düşündüm. Her ne kadar bu düşüncelerim dini bir tabana indirgenemese de yavşaklık olarak iyi bir kalitedeydi. Evliyadır, gece rüyama girer s.ker diye kötü bir şey düşünemedim. Nihayetinde kapı açıldı. Ergüder Hoca esniyordu. Yeni uyanmış. “Hocam saat 14:30 tsısısı” dedim. “He ya sorma, dün cnbce’de x-files izliyordum geç yattım, gelin içeri.” dedi. Altında Addedas marka bir eşofman vardı. Lastiği iyice gevşemiş götünden aşağıya sarkıyordu. Sağ dizi de yırtılmıştı. Askılı da bir atlet giymişti. Yavaş yavaş hocadan kuşkulanmayı düşünüyordum. Oturma odasına geçtik. Çilek genç odasıyla döşenmiş olan oturma odası insanın içindeki tüm ulvi hislerin adeta ırzına geçiyordu. Hele duvardaki spongebob denen yavşağın posterleri tüm mistizmi öldürüyordu. Ergüder hoca elini yüzünü yıkayıp geldikten sonra yüzüne dikkatlice baktım ve saçlarının beyaz olmadığını fark ettim. “Hocam saçlarınız beyaz değil miydi?” Sırıttı. “Yeaa geçen bir arkadaş oksijen suyu getirmiş sürdüm bak böyle rengi açıldı. Süper olmuş ama di mi sakallara da sürdüm dün akşam bak.” dedi. Böyle derken saçlarını eliyle düzeltip kafasını geri atması da içimde şüpheler uyandırmaya başlamıştı. “Hocam neden Çarşamba günleri toplanıyoruz” diye sordum. “Sen bilmiyordun di mi? Ben call centerda çalışıyorum. Çarşamba günleri shiftim yok çalışmıyorum. Mecburen tısısıs.” Gittikçe hayal kırıklığına uğruyordum. Geceleri Kabe’ye giden adamın call centerda işi neydi lan? “Hocam peki Kabe’ye nasıl gidiyorsunuz?” diye sordum. Bir şeyler dedi ama anlamadım. “Ne” diye tekrar sordum. “Zzzt errrrenkööööy hohahaha” dedi. Serkan da kafasını öne eğmiş tükrüğünü halıya akıtarak gülüyordu. Ergüder hoca kızdı. “Tükürme lan halıya amcık. Mına koyim evi lama kafesine çevirdiniz lan tüküre tüküre” dedi. Sonra ayağa kalktı. Tamam dedim şimdi vaaz başlayacak. “Plesteyşın oynayalım lan, aç makineyi Serkan” dedi. TV’yi açıp bir futbol oyunu oynadık. Ergüder Hoca sürekli çirkeflik yapıyordu. “Ba ba ba olum ba göle ba, böyle sokkkarlar heyyy gidi. Lan i.nelik yapma direk kaleye çekmek yok puşt.” Beni yenmesine izin vermiştim. Çarpmasından korkuyordum. Biz öyle oynarken iyice acıkmıştık. “Hocam biraz midemizi şenlendirelim cennet yiyecekleriyle” dedim. “Cennet yiyecekleri ne lan? Yeni mi açıldı? Ben Dominas’tan söylerim hacı” dedi. Bir extravaganza büyük boy söyledik. Pizza gelince parasını da bize ödetti. Daha ben elimi yıkayıp dönmüştüm ki Serkan’la ikisinin başlamış olduğunu gördüm. “Ohoo ayıp oluyor abi bitirmişsiniz amına koyim. Verin lan bitmiş bu” dedim. Hoca ilk başta ık mık etti ama sonra “Al be iyi ki verdiniz lan parasını al lan boğazına dursun” dedi. “Hocaaaa ayıp oluyor ama, aç karnını biz doyurduk lan” dedim. Artık korkmuyordum. Üstelik bu şarlatanlığa sinirlenmiştim. Ben feyz almaya gelmişken sakallarını saçını oksijen suyuyla kızartmış olan bir adamla plesteyşın oynuyordum. “Yeter lan. Ne biçim hocasın lan sen. Serkan sen de gülme ve o elini çek omzumdan s.kerim senin de belanı. Bir mucizen bile yok lan ne biçim evliyasın” diye bağırdım. Ergüder Hoca çok sinirlendi. “Yazıklar olsun sana. Al şimdi sana mucize. Bak sen bunu yapabilir misin” dedi. Ellerini çapraz tutup ters çeviriyordu. Sonra da kulaklarını oynatmaya başladı. “Hadi yapsana, yapsana lan” diyordu kulaklarını oynatırken. Şok içindeydim. “Gözlerini kapa” dedi. Kapadım. “Şimdi aç” dedi. Açtım. İyice yakınıma gelmişti. “Şimdi sola dön” dedi. Tam kafamı sola çevirmişken orada duran parmağı gözüme girdi. Serkan’la altlarına sıçarcasına gülüyorlardı. Gözlerim doldu. Hemen koşup alaturka tuvaletinin taşına sıçıp götümü silmeden dışarı kaçtım. Mirkelam gibi koşarak eve gidecektim ama Beylikdüzü’nden götüm yemedi. Otobüse bindim. O sırada da sinirim geçti, yoldaki güzel kızları kestim. Birisi bana baksa göz kırpacaktım ama hiçbiri bakmadı. Eve gelip msn’i açtım. Yeni birisi eklemişti beni. Nicki %[#08506]ewliya½ olan birisiydi bu. Onay verdim. Hemen bir titreşim attı. “slm nbr, ben ergüder :P” dedi. “adrsini srkandan aldmmmm :O” diye devam etti ve bir titreşim daha attı. “hoca sen ne acayip bir şeymişsin lan niye böylesin sen” dedim. “yaw aq sende arızaymşsnnnn. kabeye gitgel gitgel geceleri ne pahalıııı biliyormsnnn :) ebm skldiiii aq” yazdı. “bak smileyye dedi” ve bir smiley gönderdi. Yanar döner bir ışıkla oruç tut sıhhat bul yazıyordu. Hemen engelledim ve msn’den çıktım. Şehir yavaş yavaş karanlığa bürünüyordu. Pencereden aşağıya bakıp besmele çekerek tükürdüm. Kapıcının kafasına geldi. Gülerek yatağıma gittim. 04:23 - 20/10/2007 - yorum {12} - yorum yaz
|
Tanım Hayatın absürd penceresine hoşgeldiniz. Ana Sayfa Profilim Arşiv Arkadaşlarım Ben de Bloggerim Reşat Çalışlar Kategoriler Son Yazılar - "Ben Minik Zavalı Bir Sözlük Yazarıyım" dedi - Kedi Kadın - Kumru - Uzun Ara - Evliya - İki Yüzsüz Çocuk - Dövüş Lokali - Senede Bir Gün - Gerçek Aşk - Her Canlı Dürümü Tadacaktır - İçimde Bir Uktedir Fasulye ve Nohut Deneyi - Bir Dinlenme Tesisi Dramı - Gofret Bir Milyon - Sevmiyorum Piknikleri - Otobüs Yolculuğu - Eğlenirken Dikkatli Olmak Lazım - Almayayım Jack Bauer'i Ayağımın Altına - Kapitalizm ve Komünizm - Saygı Duyulması Gereken Hayvanlar - Kızlar Teklif Ediyormuş Efsanesi - BİM'de Eski Sevgiliyle Karşılaşmak - Giderek Artan Lost Çılgınlığı - Bir Gün Sahneye Çıkarsam... - Başlangıç |