Bir Saniye Beni Dinler Misiniz? Bir Şey Söyleyeceğim!

Kumru

Kategori: Hikaye

pederzickler@hotmail.com

 

Dal t.şşak koşuyordum uzun bir cadde boyunca. Bir yandan önümü kapamaya çalışırken açıkta kalan g.tümün muhtemel akıbet ihtimalleri yüzünden büyük bir endişe içindeydim. Dereboyu caddesinden aşağıya doğru koşarken iyice hızlandım ve kontrol edilemeyecek bir hıza ulaştım. Artık durmamın imkanı yoktu. T.şşaklarım bacaklarıma vura vura koşuyordum. “Kontrolsüz gücü s.kerim ulaaan” diye bağırarak kanat çırpmaya ve uçmaya başladım. Göklerde süzülerek Mecidiyeköy’den Eminönü’ne doğru uçtum. Bu arada bir bayrak gördüm ve Arif Nihat Asya’nın bayrağı selamlamadan geçen her kuşun yuvasını bozacağı aklıma geldi. Hemen esas duruşa geçtim. Ama kanat çırpmayı bırakınca haliyle düşmeye başladım. Hemen yeniden kanat çırpıp devam ettim yoluma dal t.şşak. Eminönü’ne geldiğimde meydana bir batum sıçıp güldüm güvercinlerle. Herifin biri yem atıyordu. Çok acıkmıştım. Yere indim. Güvercinler de indi benimle birlikte meydana. Yere sert inince tansiyonum düştü gözüm karardı. Tekrar aydınlanınca bir baktım tüm güvercinler eski sevgililerime dönüşmüşler. Hepsi Neriman Köksal gibi kahkahalar atarak çevremde dönüyorlardı. S.kimi t.şşağımı gösterip gülüyorlardı. “Ne var lan” diye önüme baktığımda ilk başta s.kimi göremeyip paniğe kapıldım. “Ulan bu rüya” dediğimde s.kim yeniden görünür oldu. S.kim görünür olunca eski sevgililerim yakınıma gelip oramı buramı mıncıklamaya başladılar. Gıdıklamayınca bu sefer t.şşaklarımı sıkıp İstiklal Marşı’nı tersten okutmaya çalıştılar. Tam son kıtasına geldiğimde uyanmıştım.

 

“Vay ebesini s.keyim ne rüyaymış lan bu” diyordum yüzümü yıkarken. Aynaya baktığımda altları morarmış bir çift göz gördüm. Azap içinde geçiyordu günlerim. İçkiye vermiştim kendimi. İçki dediğime bakmayın. Altı üstü boza. İki bozaya kafam kıyak oluyordu. Daha fazlası çok çarpıyor sapıttırıyordu beni. En son beş bira içtiğimde koala taklidi yaparken bulmuştum kendimi. Bitmişti bozam. Dışarı çıkıp boza almaya karar verdim.

 

Tam evden çıkacakken telefon çaldı. Biraz şaşırdım. Kim arayabilirdi ki beni? Hem de ev telefonundan. Biraz ürkekçe açtım telefonu. “Alo.” Karşıda ses yoktu. İnce ince nefes alıyordu birisi. İncecik, çok uzaklardan nefes alıyordu. Kırılmış gibi bir sesi vardı. O muydu acaba? “İpek” diyebildim. “Çok özledim sesini. Nefes almanı.” Bir boğaz silme sesi geldi. “Abi börekçi ben börekçi. Sipariş vermişsin bir saat önce kumru istemişsin de kumru kalmadı.” Dedi.

 

Ne bekliyordum ki? Ayrılırken geri dönmemesi için g.tünü öpmeye çalışarak ikna etme çabalarımdan tiksinmiş bir İpek mi geri arayacaktı beni? Ya da evimde en son sıçtığı boku sakladığım Melis mi bu romantizmimden etkilenip arayacaktı beni “duruyor mu bokum halen” diye. Yalnız oğlu yalnızdım. Hatta kök içinde yalnız üssü altıydım. Sin (yalnız), cos (yalnız) dım anasını satayım. “Abi??” dedi karşıdaki ses. “Ha, kumru yoksa başka bir tost filan getirin” dedim. “Abi kumru tost değil ki, tatlı” dedi. “Ne tatlısı kardeşim kumru dediğimiz şey sosisli bilmemneli tosttur” dedim. “Abi yok valla tost değil tatlı.” dedi. Adam ısrarla kumrunun tost değil tatlı olduğunu iddia ediyordu. Uzun bir tartışmaya girdim adamla. Eski sevgilimden ayrıldığımdan beri kimseyle böyle tartışmamıştım. Çok da hoşuma gitti. “Ya tamam canım benim tatlı olsun. Ne zaman bitiyor işin?” diye sordum. “Altıda mesai sonu abi” dedi. “Tamam canım saat yedide Mecidiyeköy’de Bambi’de buluşalım. Sana kumru ısmarlayayım” dedim. Kabul etti.

 

Saat yediye on kala bambide bekliyordum. Garsonlar tip tip baktığı için haybeye limonata söylemek zorunda kalmıştım. O da hemen bitmesin diye sadece dilimi ıslatıyordum. Tam yedide börekçi çocuk geldi. Kareli bir gömleği vardı elinde de bir poşet vardı. Saçları yandan ayrılmış, ufak çeneli, dudaklar ileride duran, kara kuru bir börekçi çırağıydı. El işareti ettim. Başkası olamazdı beklediğim börekçi çocuk. Kalbim küt küt atıyordu. Artık bir arkadaşım olacaktı. “Nasılsın” diyebildim. “Allaha şükür abi, sen nasılsın?” dedi. “İyiyim ben de. İyi gördüm seni” dedim. Poşeti önüme sürdü. “Abi sana kumru getirdim” dedi. Bir anda o kadar mutlu olmuştum ki. Uzun zamandır ilk defa birisi bana hediye almıştı. “Çok teşekkürler canım ya” dedim. “Adın ne senin” dedim. “Serkan” dedi. Bir an tiksindim ama gözleri parlıyordu. “Abi kumru 5 lira” dedi. İlk başta anlam veremedim ama bu kara pezevenk parasını istiyordu benden. “Smartticket geçiyor mu” dedim. Kafasını salladı. Verdim, çekti smartticketten 5 lira.

 

Ama yine de benim için kendi elleriyle hazırlamıştı. Açtım paketi. Tatlı çıktı. “Güzelim sinirlendiriyorsun lan sen beni. Tatlı değil bu yahu. Tost be tost. Tatlı getirmişsin yine ya.” Diye bağırdım. Çocuk da baskın çıktı. Bu kara kuru çocuklar çok sinirli oluyorlar. “Ne bağırıyorsun abi ya kumru istedin getirdik işte ololooo” dedi. Tırstım. Kir içindeki tırnakları ve baldırım kalınlığında bileği yeterli korkutuculuktaydı. “Ya tamam kızma” dedim. “Ama bak kumru tosttur, tatlı değil” dedim. “Hayır abi bizde tatlı” dedi. Sinirlendim. “Ya yeter ya hep böyle yapıyorsun. Bıktım senden. Bir kere de evet desen ne olur? Bıktım artık bu ilişkiden. Kavgasız anımız geçmiyor seninle, artık sinirlerim tamamen harap oldu yeter ya. Telefonda kavga, burada kavga yeter bıktım artık. Bu son görüşmemiz olsun bir daha görmek istemiyorum seni” dedim. Yerimden kalkıp ağır çekimde dışarıya çıktım. Arkamdan bir el yakaladı. Pişman olup peşimden geldi sandım. “Bilader limonata içtin hesabı ödemeden siktir oluyorsun. Döveriz ulan” dediler. “Smartticket geçiyor mu” dedim. Kafalarını salladılar. Çektiler limonatanın hesabını smartticketten. O sırada yandan tanıdık bir yüz geçiyordu. Börekçi çocuğu Serkan. Geçerken de göz kırptı.

 

O gün eve kapandım altı ay evden çıkmadım. Telefonu arada hep birisi çaldırıyordu. Börekçi çocuk çaldırıp duruyordu galiba. Korkumdan hiç açamadım telefonu. Altı ay sonra Mado’dan börek ve kumru söyledim. Kıymalı börekle, sikindirik bir tatlı geldi. Afiyetle yedim. İçinde de bir not vardı. “Kumru g.tüne girsin abi. Artık Mado’da çalışıyorum.”

01:33 - 27/2/2008 - yorum {5} - yorum yaz


Evliya

Kategori: Hikaye

Evliya

 

Peder Zickler (pederzickler@hotmail.com)

 

Mübarek bir zattı. Bebek gibi bir yüzü, yumuşak bakışları vardı. Bakışlarından adeta “Dindarlık çok güzel bir şey” ifadesi okunuyordu. Bir çok kerameti de vardı. Körleri iyileştiriyor, kısırları tedavi ediyor, topalları yürütüyor, çocuğu olmayanlara çocuk bahşediyordu. Upuzun bembeyaz sakalları, bembeyaz saçları vardı. Uzunca bir cüppe, tertemiz bir sarık giyiyordu. Yemek yerken ağzını şapırdatıp, çorbayı sakallarına bulaştırmasına rağmen “.mına koyim” demiyor, peçeteyle ağzını burnunu siliyordu. Rivayete göre de geceleri değişik bir binek hayvanla Kabe’ye gidebiliyor, tavaf yapıp geri dönüyordu. Allah’ın sevgili bir kuluydu.

 

Bana Ergüder Hoca’yı böyle tanıtmışlardı. İsim olarak her ne kadar bir basın danışmanlık şirketi yönetim kurulu başkanı imajı olsa da Ergüder Hoca mübarek bir zattı. Hatta Peygamberin soyundan geliyordu. Peygamberin soyundan gelmesine rağmen isminin neden Ergüder olduğunu kavramasam da bunda da bir hikmet olduğunu biliyordum. Serkan her Çarşamba Ergüder Hoca’nın yanına gidiyor ve sohbetinden feyz alıyordu. Bana da gelmemi tavsiye etti. Uzun zamandır içimde manevi bir boşluk olduğu için kabul ettim. Çarşamba günü yola düştük ve gittik. Çarşamba’nın ne dini ne de manevi bir gün olmaması beni şaşırtmıştı aslında. Neden Çarşamba? Belki de Hoca Çarşamba’lıydı. Bilinmez deyüp, düştüm yollara.

 

Az gittim, uz gittim. Bir seydinin matarasında su damlası misali, günahlarımı çarığıma doldurup gittim. Bir günahkarım ben kapısında, yettim Hatice’m ben sana yettim. Gaza gelmiştim. Bir anda insan-ı kamil olmaya çalışmışken son mısrada sıçmak moralimi bozmuştu fakat bozuntuya vermedim ve kravat takmadığım halde gömleğimin en üst düğmesini de ilikleyip kollarımı sallamadan yürümeye devam ettim. Hocanın dergahı Beylikdüzü’ndeydi. Zaten ebesinin .mındaydı ama bir de üstüne trafik yiyince benim sinirlerim laçkalaştı. “Serkan s.kecem tuluatını. Üç buçuk saattir yoldayız lan. Küba’ya mı gidiyoruz Beylikdüzü’ne mi .mına koyim.” dedim. Serkan ise çoktan uyumuştu. Kafasını okşadım ve ellerim yağ içinde kaldı. Saçlarına şekillendirici olarak ya margarin sürmüştü ya da aylardır yıkanmıyordu it.

 

Beylikdüzü’ne gelince uyandırdım. Serkan önde ben arkada hocanın evine gittik. Çiftlik apartmanıydı. Asansöre bindik ve yukarı çıktık. Hocanın ziline bastık. Zile basınca içeriden “Ding dong misafiriniz geldi lütfen kapıya bakar mısınız?” şeklinde bir ses geldi. Ne biçim evliya lan bu diye düşünmeyi düşündüm ama düşüncemi okur diye götüm attı hemen yavşak şeyler düşünmeye başladım. “Lan bu hoca süper off mis valla süt süt” şeklinde düşündüm. Her ne kadar bu düşüncelerim dini bir tabana indirgenemese de yavşaklık olarak iyi bir kalitedeydi. Evliyadır, gece rüyama girer s.ker diye kötü bir şey düşünemedim.

 

Nihayetinde kapı açıldı. Ergüder Hoca esniyordu. Yeni uyanmış. “Hocam saat 14:30 tsısısı” dedim. “He ya sorma, dün cnbce’de x-files izliyordum geç yattım, gelin içeri.” dedi. Altında Addedas marka bir eşofman vardı. Lastiği iyice gevşemiş götünden aşağıya sarkıyordu. Sağ dizi de yırtılmıştı. Askılı da bir atlet giymişti. Yavaş yavaş hocadan kuşkulanmayı düşünüyordum.

 

Oturma odasına geçtik. Çilek genç odasıyla döşenmiş olan oturma odası insanın içindeki tüm ulvi hislerin adeta ırzına geçiyordu. Hele duvardaki spongebob denen yavşağın posterleri tüm mistizmi öldürüyordu. Ergüder hoca elini yüzünü yıkayıp geldikten sonra yüzüne dikkatlice baktım ve saçlarının beyaz olmadığını fark ettim. “Hocam saçlarınız beyaz değil miydi?” Sırıttı. “Yeaa geçen bir arkadaş oksijen suyu getirmiş sürdüm bak böyle rengi açıldı. Süper olmuş ama di mi sakallara da sürdüm dün akşam bak.” dedi. Böyle derken saçlarını eliyle düzeltip kafasını geri atması da içimde şüpheler uyandırmaya başlamıştı.

 

“Hocam neden Çarşamba günleri toplanıyoruz” diye sordum. “Sen bilmiyordun di mi? Ben call centerda çalışıyorum. Çarşamba günleri shiftim yok çalışmıyorum. Mecburen tısısıs.” Gittikçe hayal kırıklığına uğruyordum. Geceleri Kabe’ye giden adamın call centerda işi neydi lan? “Hocam peki Kabe’ye nasıl gidiyorsunuz?” diye sordum. Bir şeyler dedi ama anlamadım. “Ne” diye tekrar sordum. “Zzzt errrrenkööööy hohahaha” dedi. Serkan da kafasını öne eğmiş tükrüğünü halıya akıtarak gülüyordu. Ergüder hoca kızdı. “Tükürme lan halıya amcık. Mına koyim evi lama kafesine çevirdiniz lan tüküre tüküre” dedi. Sonra ayağa kalktı. Tamam dedim şimdi vaaz başlayacak. “Plesteyşın oynayalım lan, aç makineyi Serkan” dedi.

 

TV’yi açıp bir futbol oyunu oynadık. Ergüder Hoca sürekli çirkeflik yapıyordu. “Ba ba ba olum ba göle ba, böyle sokkkarlar heyyy gidi. Lan i.nelik yapma direk kaleye çekmek yok puşt.” Beni yenmesine izin vermiştim. Çarpmasından korkuyordum. Biz öyle oynarken iyice acıkmıştık. “Hocam biraz midemizi şenlendirelim cennet yiyecekleriyle” dedim. “Cennet yiyecekleri ne lan? Yeni mi açıldı? Ben Dominas’tan söylerim hacı” dedi. Bir extravaganza büyük boy söyledik. Pizza gelince parasını da bize ödetti. Daha ben elimi yıkayıp dönmüştüm ki Serkan’la ikisinin başlamış olduğunu gördüm. “Ohoo ayıp oluyor abi bitirmişsiniz amına koyim. Verin lan bitmiş bu” dedim. Hoca ilk başta ık mık etti ama sonra “Al be iyi ki verdiniz lan parasını al lan boğazına dursun” dedi. “Hocaaaa ayıp oluyor ama, aç karnını biz doyurduk lan” dedim. Artık korkmuyordum. Üstelik bu şarlatanlığa sinirlenmiştim. Ben feyz almaya gelmişken sakallarını saçını oksijen suyuyla kızartmış olan bir adamla plesteyşın oynuyordum.

 

“Yeter lan. Ne biçim hocasın lan sen. Serkan sen de gülme ve o elini çek omzumdan s.kerim senin de belanı. Bir mucizen bile yok lan ne biçim evliyasın” diye bağırdım. Ergüder Hoca çok sinirlendi. “Yazıklar olsun sana. Al şimdi sana mucize. Bak sen bunu yapabilir misin” dedi. Ellerini çapraz tutup ters çeviriyordu. Sonra da kulaklarını oynatmaya başladı. “Hadi yapsana, yapsana lan” diyordu kulaklarını oynatırken. Şok içindeydim. “Gözlerini kapa” dedi. Kapadım. “Şimdi aç” dedi. Açtım. İyice yakınıma gelmişti. “Şimdi sola dön” dedi. Tam kafamı sola çevirmişken orada duran parmağı gözüme girdi. Serkan’la altlarına sıçarcasına gülüyorlardı. Gözlerim doldu. Hemen koşup alaturka tuvaletinin taşına sıçıp götümü silmeden dışarı kaçtım. Mirkelam gibi koşarak eve gidecektim ama Beylikdüzü’nden götüm yemedi. Otobüse bindim. O sırada da sinirim geçti, yoldaki güzel kızları kestim. Birisi bana baksa göz kırpacaktım ama hiçbiri bakmadı.

 

Eve gelip msn’i açtım. Yeni birisi eklemişti beni. Nicki %[#08506]ewliya½ olan birisiydi bu. Onay verdim. Hemen bir titreşim attı. “slm nbr, ben ergüder :P” dedi. “adrsini srkandan aldmmmm :O” diye devam etti ve bir titreşim daha attı. “hoca sen ne acayip bir şeymişsin lan niye böylesin sen” dedim. “yaw aq sende arızaymşsnnnn. kabeye gitgel gitgel geceleri ne pahalıııı biliyormsnnn :) ebm skldiiii aq” yazdı. “bak smileyye dedi” ve bir smiley gönderdi. Yanar döner bir ışıkla oruç tut sıhhat bul yazıyordu. Hemen engelledim ve msn’den çıktım. Şehir yavaş yavaş karanlığa bürünüyordu. Pencereden aşağıya bakıp besmele çekerek tükürdüm. Kapıcının kafasına geldi. Gülerek yatağıma gittim.

04:23 - 20/10/2007 - yorum {12} - yorum yaz


İki Yüzsüz Çocuk

Kategori: Hikaye
---alışılmışın dışında bir deneme---

-akşam ezanı okunmadan eve döneceksiniz ona göre!
-tamam anne.

muzipçe birbirlerine baktılar. bir kere de söz dinledikleri vaki değildi ki. ikisi de sapsarı. daha doğrusu sarıya çalıyor. boşnak olsalar gerek. şu çizgi film karakteri baskılı atletlerden var üstlerinde, kıçlarına da iki şort giymişler. hava deli gibi sıcak, giymesinler mi?

-hadi lan tavukhaneye gidelim.
-yaa, olum orda köpekler vardır şimdi.
-bişey olmaz lan kaçarız hemen.

tavukhane aslında top sahası. kumdan, topraktan orta asya çölü gibi kolpa bir futbol sahası ama o kadar büyük ki, ikisi kayboluyor içinde. zaten ufacık şeyler.

kapısı açıktı. normalde bekçisi olurdu ama bugün yoktu yerinde, büyük ihtimalle cuma'ya gitmiştir, bu saatte bugün başka nereye gitsin. bekçi odasında bardağa içmek için koyduğu su kaynar hale gelmiş nerdeyse. içeri girip kurcaladılar çekmeceleri. suyu yere döktü büyüğü.

sıkıldılar tabi orda. sahaya indiler. büyük kaleye hemen ufaklığı geçirdi. istediği kadar mırın kırın etsin, kaleye küçük geçer. azmedip erken doğsaymış hehe. kalenin fileleri yırtılmış. ezilmiş kola kutusuyla çekilen şutlar hep taa en arkaya gidiyor, ufaklık da hemen koşuyor alıyor onu atıyor tekrar abisine. abi olacak tip de hep en uzağa atıyor, oynuyor çocukla. o da ne. uzaktan havlama sesleri geliyor.

-hassiktir. olum ilerde köpek var.
-yaaa abi demiştim di mi sana.
-kaç olum kaç, hahaha en arka gelenin g.tü b.klu hahaha.
-ben hariiiiç yaa.
-senden başkası mı var lan düdük, kaçsana olum geliyorlar.

koşa koşa karşıya geçtiler. orda terkedilmiş bir dükkan vardı. eskiden tekstilmiş galiba. ama sonra işler iyi gitmeyince çekip gitmişler. köşede bir dükkan. mahallenin piçleri eğlenecek bir şey bulamayınca dükkanın camlarını kırıyorlar. camları yer yer kırılmış ama kepenk halen örtülü.

-bak olum içerde bir şey var gel bak ne göstercem.
-haniii.
-baksana lan ilerde yatıyor yerde.
-aaa o ne, aaa kedi ölüsü.
-çabuk tükür olum yere üç kere tükür sonra hemen kaçıyoruz.
-niye?
-olum tükür yoksa sana mikrobu geçer.
-tüü tüü tüü

koştular cadde boyunca. yukarı çıktılar. annesi görse bu kadar uzaklaştıklarını bir güzel paylardı onları ama özgürler şu anda. hayatı yaşıyorlar. zaten hayat bir tek çocukken yaşanmaz mı? yaşıyorlar lan şu anda. çıksınlar tabi taa yukarılara. aslında orda piç çocuklar çoktur ama boşver, onlar da yüzsüz piç.

yeni bir park yapılmış, ortasında dere gibi bir şey var onun üstüne de köprü yapmışlar, köprünün üstünden de su akıyor.

-gel lan şu parka gidelim. bak ne yapcam.
-uzak değil mi abi orası, annem kızaaar.
-bir şey olmaz.

köprünün ortasında sanki hayatın anlamı buymuş gibi durdular ve kapalı üstünden akan suyu seyrettiler ağızları da açık.

-olum kafamızı sokalım lan suya.
-yaaa, annem kızaaar.
-bir şey olmaz. bak şimdi

köprünün tutma yerlerinden tutup sarktı öne doğru, kafasını şelale gibi yere dökülen suya tuttu. "hiiiii"

-abi noldu???
-yok lan süper, manyak serinliyorsun. gel bak sende sok.
-yaa düşerim.
-tamam lan ben tutarım.
-hiiiiiiii...... abi bir daha.... hiiiiiiii.

gözeri gülüyordu. kafaları ıslak, köpek gibi silktiler birbirlerine, üstlerini başlarını da ıslattılar. sonra parktan çıktılar yukarı. hava kararmıştı, akşam ezanı da okunalı nerden baksan 15 dakika olmuştu. hastanenin önünden geçiyorlardı. dilenci kadının karşısına geçip baktılar mal mal. dilenci kadın sinirlendi "defolun gidin lan piçler".

korkup hemen koştular.

karşıdan bir aile geliyordu. iki tane ufak kızları vardı. büyük kikirdemeye başladı. ufaklığın kulağına ayıp şeyler söylüyordu, ufaklık da kızarıyordu. kızlar tam yandan geçecekken büyük ufaklığı tuttu kızlara itti. kızlar hemen "ayy" dedi. büyük kıkırdamaya devam etti. bir kere arkasına baktı. büyük kız da ona bakıyordu. sonra bizimkisi elini ufaklığın omzuna attı, gülerek devam ettiler yola. büyük kız hala arada dönüp bakıyordu bizimkine, hehe.

yanda park duvarına oturmuş bir kadınla kocası vardı. yanlarına gittiler.

-abi allah rızası için bir kaç kuruş verir misiniz?
-çocuk yaşta dilendiriyorlar bunları ya. napcaksınız lan parayı.
-dondurma alcaz.
-?

adam cevap vermedi. tabi ne cevap vercek, çocuğa bakınca gözlerine bakmıyor ki.

-aaa bak olum ilerde maraş dondurmacısı var gel bak.
-yaa para yok ki.
-gel sen gel.

maraş dondurmacısının önünde bir tane kel adam vardı. kısa kollu gömleğini dışarı sarkıtmış, klasik akşam gezmesine çıkıyordu çolukla çocukla. ailenin tüm efradına beşyüzbinlik dondurma alıyordu. bizimkisi adamın önündeki boşluğa girdi, adama yüzünü döndü.

-abi bize de alsana.
-sen kimsin be.
-ya abi bak bu kardeşim hüseyin. alsana bize de bir tane.
-??? allah allah.

uzaklaştılar aileyle. bir milyon fazla vermedi lavuk, kel kafandan utan lan.

-yaaa abi bak almadı.
-almasın. dondurmacı abi sen versene bize birer tane dondurma.
-hadi evladım hadi çekilin kenara. kime diyom.
-abi g.tün b.klu senin, kaç hüseyin kaç heeheheh.

koştular eve kadar. it gibi terlemişlerdi. ulan nerdeyse yatsı olacak. şimdi sıçtılar evde. kapı ziline çaldı. otomatik sinirli bir şekilde zzztladı. hemen içeri daldılar.

-ne diyelim lan.
-bana ne ya, ben dedim gidelim eve diye, sen gitmedin bana ne.
-ya ne mızıkçısın sen.

kapıda bekleyen anne, çenesini hafif yukarı kaldırmış, dudakları birleştirmiş, gözleri her zamankinden biraz büyük bakıyor.

-saat kaç?
-...
-hava kararmadan gelceksiniz demedim mi?
-ya anne, ben akşamlan yatsı ezanını karıştırdım.
-geç içeri düzenbaz geç, almayayım ayağımın altına.

20:34 - 10/10/2007 - yorum {5} - yorum yaz


Dövüş Lokali

Kategori: Hikaye

 

Onları ilk gördüğümde salaş bir barın çıkışında kavga ediyorlardı. Daha doğrusu ben uzaktan onları gördüğümde tartışıyorlardı. “Aha şimdi kavga çıkacak” diye bekleyip izledim. Sonra sarı çocuk kumrala bağırdı “Bana vurabildiğin kadar hızlı vur.”. Bizimkisi geldi kulağına vurdu sarı pipinin. Sarı pipi de onun karnına çok hızlı geçirdi. Sebepsiz yere bir anda birbirlerine girdiler. Acımadan birbirlerine vuruyorlardı.

 

Hemen koştum yanlarına. “Hoop hooop hoooooooop, noluyor lan, kocaman adamlarsınız.” deyip aralarına girdim. Halen birbirlerine vurmaya çalışıyorlardı. Sarı pipi dilini dışarıya çıkarmış, sümüğü yanağına akmış, kaşı patlamış Zeytinburnu çocuğu gibi yumruğunu sallıyordu gariban Narrator’a. Adını da sonra öğrenmiştim. “Ne alıp veremediğiniz var lan birbirinizle?” diye sordum. Narrator suskundu, kendi içinden vır vır vır konuşuyordu ama iş normal hayata gelince lavuk gibi susuyordu. Sarı pipi “Yeaa abi adam içeride üç bira içti parasını vermedi, adam gibi en azından ikisinin parasını ver dedim dışarıda, kulağıma vurdu şerefsiz. Ben de daldım.” Cebimden on dolar çıkardım, al da sus dercesine suratına attım. Hemen sustu.

 

İkisini de aldım, bir çorbacıya götürdüm. “Usta üç işkembe at bize” dedim. İşkembeler geldi. “Ne iş yapıyorsunuz” diye sordum. “Sabuncuyuz” dediler aynı anda. “Tek tek konuşsanıza olum, manyak mısınız” dedim. Meğersem bunlar ikiz kardeşmiş. Sabun yapıp satıyorlarmış. İyi de para varmış sabun işinde, hem de ham maddeleri bedavaymış. Bir ara aklıma bile yattı bu sabun işi. Özellikle Zeytinburnu’nda tekstil piyasası barzolara kalınca ben yeni bir iş sahasına girmeyi düşünüyordum. Türkiye'ye geri dönünce sabun işi iyi bir yatırım olabilirdi.

 

“Nasıl oluyor bu sabun işi?” diye sordum. Sarı pipi hemen konuşmaya başladı.

“Şimdi hastanelerin atıklarını çalıyoruz, insan yağlarını, sonra onları kaynatıyoruz o yağlar üste çık…”.

“Sus .mına kodumun sus çorba içiyoruz sus, ağzıma s.çtın ne diyorsun lan sen?”

 

Sustu, büyük bir gerginlik içinde çorbalarımızı içtik ama midem kalkmıştı bir kere. Elimi yıkamaya lavaboya gittim. Hazır gelmişken bir s.çayım dedim, oturdum tuvalete. Tam s.çma işleminin ortasına geldiğimde bir baktım ki tuvalet kağıdı bitmiş. Derin bir iç çektim. Moralim bozulmuştu, şöyle ufka bakıp da hayatın anlamını sorgulamak isterdim ama bir metrekarelik alaturka tuvalette bu pek de mümkün olmuyor. Gözlerimi kapattım ve s.çmaya devam ettim. Gözlerimi bir açtım ki o da ne? Sarı pipi de yanıma çömelmiş taşa s.çıyor.

 

“Ne işin var lan burada ahlaksız i.ne.” diye bağırdım. Güldü. “Abi tuvalet kağıdı bitmiş gazete getirdim bak” dedi. Benim ceketin cebinden bir gazete kağıdı çıkardı. Teşekkür ettim g.tümü gazete kağıdına sildim ama yine de hangi arada yanıma sokulduğunu anlamamıştım. Beraber dışarı çıktık. Elimi yıkamak için musluğa eğildim ama sabun yoktu. Hay Allah kahretsin derken sarı pipi cebinden bir sabun çıkarıp lavaboya koydu. Pis pis de sırıtıyordu. “Bana bak adi sarı, milletin g.tünün yağından yaptığınız sabunu bana mı kakalamaya çalışıyorsun lan” dedim. Güldü. “Abi estağfurullah, bu Hacı Şakir” dedi. “Ha tamam” deyip yıkadım ellerimi. Saçlarım da yağlanmıştı, hazır Hacı Şakir bulmuşken kafamı da bir sabunlayayım dedim. Soktum kafayı lavaboya, bir güzel sabunladım. Saçları köpürtmüşken sarı pipi eğildi kulağıma “Hacı Şakir bu ama Hacı Şakir de g.tünün yağlarından yapıyor bunları hihih” dedi koşarak kaçtı. Yıkılmıştım, başka bir insanın g.tünün yağlarıyla kafayı köpürtmüştüm, köpüklerin yarısı da ağzıma girmişti. Gözlerimden yaşlar süzülürken aklımdan da “S.ktir et yavrum, zaten başkalarının ağzımıza s.çtığı b.kla yaşamıyor muyuz, altmış bilemedin yetmiş senelik şu hayatımızda” diyordu. “He valla” dedim. Kafamı durulayıp döndüm.

 

Ama elemanlar yoktu. İşkembeleri içmişler hesabı bana takmışlardı itler. Masada bir kart duruyordu. Kartın üstünde “Her Pazar. Dövüş Lokali, Marc Avanue Caddesi, Anthony Hopkins Sok., Godfather Apt. 129/17 Consection/New Jersey. Aylık aidat öğrenci 45, tam 60 $” yazıyordu. İlgimi çekmişti, her Pazar Kastamonulular lokaline gidiyordum ama okey oynamaktan beynim s.k gibi olmuştu. Bir değişiklik olabilirdi bu dövüş lokali.

 

Pazar gününü iple çektim. Verilen adrese gittim. Dışarıdan hiçbir gariplik yoktu. Normal bir apartmandı. Kapıcıyla karşılaştım. Doğma büyüme New Jersey’li kapıcı bana şüpheli gözlerle bakıyordu. “Şu it kopuğun evine mi geldin?” dedi. “Sarı bir çocukla, sürekli içinden konuşan bir eleman” dedim. “Dördüncü kat.” dedi. Ben tam yukarıyı çıkarken “Aman dikkatli ol, pek tekin değiller, sabaha g.tünü yemiş olmasınlar kih kih kih” dedi ve fıtı fıtı koşarak karanlığa kayboldu.

 

Dördüncü kata çıkıp zile bastım. Muhabbet kuşu şeklinde çalan zil içime lanet gibi çöreklendi. Ben Türkiye’den sırf bu zilden kurtulmak için kaçmıştım ve şimdi lanet olası ülkede değişiklik olsun diye gittiğim yerin zili muhabbet kuşu şeklinde çalıyordu. Kahretsin. Kapıyı Narrator açtı. “Vaaays abi, sen nerden buldun burayı, abi kusura bakma üstümüzde bozuk yoktu, biz de kaçtık o gün, kusura bakma be abi” dedi. Elimle tamam işareti yapıp davet edilmeksizin içeri geçtim. Üzerimdeki gerginlik artıyordu çünkü anladığım kadarıyla burası lisanssız bir yer altı dövüş oluşumuydu. Ceketimi çıkarıp koridora attım.

 

“Buranın kurallarını anlatın bana çabuk” dedim. “Kan istiyorum.” Sadece kan akmasını istiyordum, yumruk atmak ve yumruk yemek, bayılana ya da bayıltana kadar. Sarı pipi oturduğu yerden bana bakarak doğruldu. Vücudu inanılmaz şekilliydi, senelerce body yaptığı belliydi i.nenin. Narrator’a işaret etti. Narrator üstümdekileri de soydu, mükemmel kaslı vücudumla ringin ortasında duruyordum. Oda karanlıktı, sadece içerideki odada bir florasan açıktı bir de mutfağın ışığı açıktı onlarla idare ediyorlardı. Salonun ampülleri patlamış.

 

Sarı pipi konuşmaya başladı.

 

“Dövüş lokalinin birinci kuralı, lokal hakkında konuşmamaktır. İkinci kuralı, konuşursan ayıp edersin abi ona göre. Üçüncü kuralı, bunu bir de polise anlatırsan ölümüzü öp abi s.çarsın ağzımıza polise anlatırsan bunu. Dördüncü kuralı da konuşanın ağzına fare girsin. Beşinci kural, dayak yiyen ağlamaya başlarsa dövüş biter. Altıncı kural, konuşursan bir daha seninle konuşmayız abi ona göre!” dedi. “Ve bu ilk gecen ise dövüşmek zorundasın abi, yani zorunda değilsin ama dövüşürsen çok mutlu oluruz.”

 

Bir köşeye sarı pipi geçti. Diğer köşede ben vardım ama garip olan ise benim yanımda da altı kişi vardı nedense. Sanki altıya tek dövüşecek gibiydik. Sarı pipi karanlık köşesinden pis pis bakıyordu. Az sonra kan akacaktı ve tüm stresimi, sürü halinde yaşamanın yarattığı pasiflik hissini yok edecektim. Gerginlik artıyordu. Çoraplarımı da çıkardım. “Hadi saldır lan” diye bağırdım. Yumruklarımı birbirine vuruyordum.

 

Sarı pipi biraz daha baktı gözlerime sonra bağırarak üstüme saldırdı. “Simiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii”

 

Simit diye bağırarak üstüme saldırıyordu. Yanımdaki altı kişi gülüşerek kaçtılar ben de onlarla ne olduğunu anlamadan kaçtım. Sarı pipi simit diye bağırarak  saldırıyor biz kaçıyorduk. Ben şok içinde kaçıyordum. Sonra sarı pipinin sesi kesildi ve “..ieeğğğt” dedi kaldı. Hemen altı kişi üstüne çullanıp güle güle tekme atmaya başladılar, ben de aradan iki tekme attım taşş.klarına. Sonra birisi altta kalanın canı çıksın diye bağırarak onun üstüne atladı, diğer beş kişi de üstüne atladılar. Sarı pipi bağırıyordu “Kalkın lan i.neler ağğh kalkın lan .rospu çocukları” diye. Sonra gülerek kalktılar. Herkes mesuttu. Sarı pipi yanıma geldi. “Heh aheh ne kadar eğlenceli değil mi abi dedi, az sonra yakalamaç oynayacaz oynar mısın sen de?” diye sordu. Suratının ortasına vurabildiğim kadar hızlı vurdum. “Lokalinize s.çarım ulan sizin” dedim. Koşarak dışarı çıktım, koşabildiğim kadar hızlı koştum, güzel evime doğru, yolda Mirkelam’ı gördüm koşarken, aynı yöne doğru koşuyorduk. Garibim o koşuş çıkmış İstanbul’dan, gemiyle Amerika’ya geçmiş, gemide de koşu bandında koşmuş, yıllardır koşuyormuş yorulmuş, dalaklanmış hatta garibim. Şimdi de New Jersey’deymiş. Onu sollayıp evime gittim. Anahtarı deliğe sokup kapıyı açtım, ne göreyim, sarı pipi ve Narrator evimin içinde. Beni nasıl geçtiklerini, eve nasıl girdiklerini hiç bilmiyordum. Sarı pipi konuştu “Biz yokuz aslında biliyor musun?” dedi.

 

“Nasıl yani?”

“Biz yokuz, bizi sen yarattın aklında, bu Narrator da yok, içinden konuşan bu eleman. Ben de yokum. Küçükken simit oyununda hep tekme yiyordun, dayak yiyordun, bunun kompleksiyle büyüdün ve daha güçlü iki karakter yarattın ki bu iki kişiyle simit oynayabilesin. Biz aslında hiç olmadık.”

“Peki ya o evdekiler?”

“Yeaa onlar da yok işte yeaa hepsini tek tek anlattırma s.çma gizemin esrarın içine. Onları da sen yarattın aklında.”

“Nasıl olur bilader, adam elimin üstüne oturdu ve osurdu, elim osuruk koktu, osuruk kokusunu nasıl yaratırım lan aklımda.”

“Abi inanmıyor musun ya yalan borcum mu var sana Allah Allah, yokum işte ben, sen yarattın beni aklında töbe töbe, manyağa bak ya, bak inandırayım seni.”

“Nasıl?”

“Bana verebildiğin kadar para ver. Ben çıkayım şuradan, sonra 15 dakika sonra elini cebine at ve bana verdiğin paraları cebinden çıkar.”

“Valla mı?” Şaşırmıştım. Verdim paralarımı. Helalleştik çıktılar. 15 dakika geçmek bilmedi ben de televizyonu açtım. Haberler başlamıştı.

 

“Şimdi de günün haberi. İnsanlara aslında olmadıklarını söyleyip onların paralarını çalan şebekenin iki elemanı halen kayıp. Şebekenin angut insanları çok kolay kandırdıkları söyleniyor.”

 

Sabaha kadar ağlamışım küvette şarap içerek. Sabah uyandığımda artık Türkiye’ye dönme vaktinin geldiğini hissetmiştim.

22:04 - 27/6/2007 - yorum {16} - yorum yaz


Senede Bir Gün

Kategori: Hikaye

Ne kadar az değil mi dostlar? Senede sadece bir gün. Ölesiye sevdiğiniz bir insan var ve onu senede sadece bir kez görebiliyorsunuz. Çok iç acıtıcı. Bu aşkın acısını çekiyordum tam iki senedir. Topu topu iki kez görüşmüştük. Gerçi Allah'ın günü msn'de birbirimize smileyler yolluyorduk, mesajlar atıyorduk ama yüz yüze sadece iki kez görüşebilmiştik. Bir önceki yani ikinci görüşmemizde nasıl da heyecanlıydım, halbuki onun sikinde değildi. Ellerim titriyordu, ince belli bardağı yere düşürüp kırmıştım, o ise bir buçuk litrelik pet şişeyi ağzına dayayıp içmişti. İkinci buluşmamızdı henüz. Anca elini tutabilmiştim, ona karşı duyduğum sevgi aşktan da öteydi, benden bir ben idi o. Sayılı zaman çabuk geçer derler, durumumuzla bir alakası yoktu bu sözün tabii ki ama zaman tıpkı bir saman alevi gibi söndü gitti, bu benzetmenin de fark ettiyseniz durumumuzla bir alakası yoktu. Maksat benzetme yapmak.

Son zamanlarda msn'e de pek girmiyordu, mesajlarıma da cevap atmaz olmuştu. Bir şey mi geldi başına diye eşkillendim. Geleceğinden emindim ama ya unutursa, ya unutmasa bile rahatsız olduğu için gelemezse endişesi kavuruyordu beni. Ne olursa olsun deyip aynı saatten tam 5 dakika önce varmak üzere yola çıktım. Devlerin aşkı bugün yine şahlanacaktı. Evden çıkmadan önce "glzcm bn çıkyrm evdn geç klma olrmu cnm öpldün" diye mesaj attım. Mesaj yollanıyordu, yollandı bilgisini aldıktan sonra yola koyuldum. Her zamanki yerimize gidiyordum, içimde halen sıkıntı vardı. Bu sıkıntımda hiç de haksız değildim ve az sonra sebebini de öğrencektim. Minibüs beklerken bir serseri üstüme gelmeye başladı. Elinde yanmamış bir sigara vardı ve tehlikeli bir şekilde üstüme geliyordu. Kalp atışlarım 180'e çıkmıştı nerdeyse. Yaklaştı yanıma. "Birader ateşin var mı?" dedi. "Yıook" dedim. O kadar ince çıkmıştı ki sesim sanki adam "Birader bir la verir misin ciğerden" demişti bana. Minibüs geldi ve bindim. Biraz kalabalıktı minibüs. Olmaması gereken oldu ve minibüs şoförü en pısırık olarak beni gördü ve "sen gel şuraya otur" dedi. Beni o para kutusunun olduğu yere oturttu. Bir anda minibüsteki sosyal statüm değişmişti, çünkü şimdi artık para alıyor para üstü veriyordum, şoförün sağ koluydum bir nevi. Ama vites atarken şoför götüme değdiriyordu elini. Korktum ben inecem deyip hemen indim. İçimdeki sıkıntı bitmemişti. Ve o anda anladım sıkıntıyı. Fanilamı ters giymiştim. Ense kısmısı normalde yukarıda olduğu için boğazıma doğru çıkmış, boğaz kısmı da arkada kaldığı için iyice aşağıya inmişti. Bu da beni büyük sıkıntıya sokuyordu. Ama bu sıkıntıyla mecburen yaşamak zorundaydım.

Her zaman buluştuğumuz yere yaklaşmıştım. Durdum, üstüme bir çeki düzen verdim. Yavaşça patika yoldan yukarıya doğru çıktım. Her zaman buluştuğumuz yerdeydim. Garson beni tanıyordu. Gülümseyerek yaklaştı. "Ne zaman geçti lan bir sene tssısıs" dedi. "Her zaman içtiğinden mi yine tsss" diye devam etti. "Mümkünse" dedim. Gitti bildiğin çay getirdi. "Şey abi bir de pötibör bulacan mı bir yerden, çayla iyi gidiyor da, banar banar yeriz" dedim. "Romantizmine sokayım ibiş" dedi lakin yine de pisküvütü almaya gitti. Beni severdi. 

Pötibör geldikten sonra baya bir yedim bandım çaya. Ama sevgilim halen ortalıkta yoktu. İçimdeki sıkıntı artmaya başladı. Hem fanila, hem de onun gecikmesi karamsarlığa sokuyordu beni. Bari şu fanilayı halledeyim dedim, kahvenin helasına gittim değiştirmeye ama sıçmaya dalıp unuttum değiştirmeyi. Geri dönerken işletmeci Faruk Abi'yle karşılaştım. "Ooo yine mi geldin aslanım?" dedi. "Aşk be abi" dedim. "Sokayım da kaşk" dedi gülerek enseme vurdu. "Abi bir şey soracam" dedim. "Söyle aslanım." "Abi sen buranın adını neden her zaman buluştuğumuz yer koydun?" dedim. Güldü, gülüşünde bir gizem vardı. "Sen sorasın diye hıhahahah" dedi. Gizem mizem kalmamıştı. 

Yerime döndüm, Güliz'im halen yoktu ortalıkta. Mesaj da atmamıştı. Telefon açayım bari dedim. Ara tuşuna bastım ve sıçmayla korkma arasında bir ruh haliyle beklemeye başladım. "Daaaat....daaaaat...daaaaat....daaaa...efendim."
-Aa Güliz'cim merhaba, peder ben naber.
-Hıı biliyorum numaran yazıyor burda, iyilik senden.
-İyiyim ben de, noldu mesajımı aldın mı?
-Uyuyordum şimdi gördüm.
-Ay aşkım.
-Noldu niye aradın.
-Ama aşkısı, her zaman buluştuğumuz yerdeyim. Senede bir gün demiştik aynı saatte buluşacaktık. Senin hasretinle yanıyorum. Beni ne olur sensiz koma. Hem bak iki saattir bekliyorum, dört çay içtim, bir şey içmeden oturtmuyorlar burada, çayın tanesi 50 kuruş, bir de pötibör söyledim o da burada pahalı 75 kuruş dediler. Hadi aşkım bekliyorum.

Sözlerimden etkilenmişti, buraya geliyordu. Bir saat sonra gelmişti bile, ben arada iki çay daha söylemiştim, hesap gözümde büyüdükçe büyüyordu. Zaten gözümde olmasa bile kağıt üstünde büyüyordu lan. Onu uzaktan gelirken görünce bir anda içimde bir şeyler kıpır kıpır oldu, çocuk gibi sevinmiştim. Ayağa kalktım, koştum ona doğru. Ama sarılamadım, açmadı kollarını adi karı. "Hoşgeldin" diyebildim. Bana bakıyordu, uzun uzun baktı. "Fanilanı ters giymişsin, ayrıca neden fanila giymekte ısrar ediyorsun anlamıyorum." Benimle ilgileniyordu, fanilama göstertidiği ilgiden belliydi. "Ama aşkısı, şimdi terleyince o teri emiyor, normalde o olmasa tüm teri bu gömlek çeker, sonra hasta olursun, skertir adamı, üç beş gün yatakta yat işin yoksa, ölme eşşeğim ölme, skeyim öyle işi ben. Bizim Serkan var, adam artiz, giymiyor içine fanila, geçen bir soğuk yedi, amı götü dağıttı şerefsizim, nah bu çay gibi sıvı sıçtı iki ay, bağırsak mağırsak bir s.k kalmadı ortada. Ağzına sıçıldı kızım ağzına." Ben böyle bir anda şuurumu kaybetmiş ona saçma sapan bir şeyler anlatırken, senede bir gün buluşacağımız aklıma geldi daha mantıklı şeyler konuşalım diye düşündüm.

"Çay mı oralet mi, ama çayı tavsiye ederim, çok iyi hem de ucuz" dedim.
"Çay." dedi. Beni seviyordu, sırf hesap belimi s.kmesin diye çay söylemişti. Sırnaştım hemen.
"Eee aşkısı."
"Ne eesi ulan." dedi. Şaşırdım.
"Ne oldu tatlım."
"Tatlı matlı deme bana."
"Ama aşkım senede bir gün zaten sadece bir gün, bütün gün sevişsek anca 6-7 posta o da en fazla zaten."
"Ulan daha dün buluştuk ya burada, ne bir senesi ne bir günü. Zaten ondan önceki sene de askerdeydin o yüzden bir kere görüştük, götünden romantizm uyduruyorsun. Beni de daralttın, senede bir günmüş, Ediz Hun musun lan sen? Artık burama geldi, bana hiç mutluluk vermiyorsun, bıktım senden. Daha 24 saat olmadı buluşalı sevişeli yaa. Daha dün buluştuk sen ne biçim adammışsın, ne biçim erkeksin sen..."
"Başkası var di mi?" Bu cümleyle onu kalbinden vurmayı hedefliyordum ama tam o sırada geride kalan dört pötibörden birini çayıma banmış, sıcaktan düşecek gibi olan nemli parçayı yakalamak için ağzımı ancuk, belimi kambur yapmışken bunu dediğim için etkilenmedi.
"Evet olacak." dedi. "Böyle giderse olacak."
"Ama aşkım tamam s.keyim senede bir günü, zaten s.kerdim öyle aşkın ızdırabını ben, senede bir gün aşk mı olur tıssısısı. Napcam diğer 364 gün tssısısı, alemmiş bunlar ya. Düşünsene 364 gün elisabeth, sonra bir gün fiki miki tısısısı mantık işi mi allah aşkına Güliz'ciğim." Sessizce içliyordu beni, gözlerinde hayal kırıklığı vardı. Devam ettim.
"Ya haklısın tamam ama bari haftada bir gün yapalım şu işi be yavrum be, hay gözünü seveyim hadi, tamam günde bir kere değil, haftada bir kez. Ya da şöyle diyelim haftada bir gece 4 posta. Nasıl?"

Ayağa kalktı "Ben senden sevgi bekliyorum" dedi ve ağlayarak uzaklaştı. Kalbini kırmıştım ama o da beni kırmıştı bu son yaptığı hareketle. Hesabı ödedim. Peşinden koştum. Ama benden daha anteramanlıydı. Ben bir de 7 çay içtiğim için dalaklandım. Öyle güç bela evine ulaştım. Kapısını çaldım. "Kim o?" dedi. "Benim aç kapıyı, sen de beni kırdın sana diyeceklerim var ne olur aç" dedim. Açtı kapıyı. Halen bir umut, bir sevgi karşılığı vardı gözlerinde. 

"Bak Güliz, adilik yapıyorsun. İki çay içtin bir tane de pötibör yedin, babanın enayisi mi var karşında, çaylar senin toplam 1 lira, bir pötibör de hediyem olsun, ver 1 lirayı" dedim. On lira verdi, ağlayarak kapadı kapıyı. Kısa günün karı dedim, nerden baksan 9 lira kârdaydım.

16:27 - 17/3/2007 - yorum {16} - yorum yaz


Sonraki Sayfa
Tanım
Hayatın absürd penceresine hoşgeldiniz.
Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
Ben de Bloggerim
Reşat Çalışlar
Kategoriler
Son Yazılar
- "Ben Minik Zavalı Bir Sözlük Yazarıyım" dedi
- Kedi Kadın
- Kumru
- Uzun Ara
- Evliya
- İki Yüzsüz Çocuk
- Dövüş Lokali
- Senede Bir Gün
- Gerçek Aşk
- Her Canlı Dürümü Tadacaktır
- İçimde Bir Uktedir Fasulye ve Nohut Deneyi
- Bir Dinlenme Tesisi Dramı
- Gofret Bir Milyon
- Sevmiyorum Piknikleri
- Otobüs Yolculuğu
- Eğlenirken Dikkatli Olmak Lazım
- Almayayım Jack Bauer'i Ayağımın Altına
- Kapitalizm ve Komünizm
- Saygı Duyulması Gereken Hayvanlar
- Kızlar Teklif Ediyormuş Efsanesi
- BİM'de Eski Sevgiliyle Karşılaşmak
- Giderek Artan Lost Çılgınlığı
- Bir Gün Sahneye Çıkarsam...
- Başlangıç